İran-İsrail Çatışmasının Politik Psikolojisi

Yıllar boyunca uluslararası ilişkiler kamuoyunda popüler olan bir komplo teorisi vardı: İran ve İsrail’in aslında el altından anlaştığı, birbirlerini var etmek ve kendi iç kamuoylarını konsolide etmek için “danışıklı dövüş” yürüttükleri inancı. Kriz anlarında tarafların attığı ölçülü adımlar ve vekalet güçleri üzerinden yürütülen “Gölge Savaşları”, dışarıdan bakan birçok kişide bu hissi uyandırıyordu.

Ancak 28 Şubat 2026’da başlayan ve ABD’nin doğrudan İsrail’in yanında askeri gücüyle müdahil olduğu topyekûn savaş, bu yanılsamayı tamamen değiştirdi. Son bir haftadır devam eden; İran’ın nükleer ve askeri altyapısının hedef alındığı, üst düzey liderlik kadrolarının vurulduğu ve İran’ın ABD-İsrail üslerine eşi görülmemiş füze salvosuyla yanıt verdiği bu tablo, karşımızdakinin bir “tiyatro” olmadığını gösterdi. Yaşananlar; her iki devletin de varoluşsal sınırlarına dayandığı, liderlerin sıfır toplamlı bir ölüm kalım mücadelesi verdiği, son derece yıkıcı ve gerçek bir çatışmaydı.

Peki, yıllarca “Gölge Savaşı” olarak yürütülen bu gerilim nasıl oldu da bölgesel bir cehenneme dönüştü? Bu düşmanlığın gerçek derinliğini kavrayabilmek için rasyonel seçim teorilerinin ötesine geçerek politik psikoloji merceğinden bakmak zorunludur. Bugün sahadaki kanlı savaş; tarihsel travmalar, bilişsel kısıtlamalar, şeytanlaştırma süreçleri ve yıllar süren vekalet savaşlarının yarattığı psikolojik yıpratmanın kaçınılmaz bir sonucudur.

1. Tarihsel Travmalar ve Kolektif Kimlik İnşası

Bir devletin nasıl savaşacağı ve hangi noktada füzeleri ateşlemekten çekinmeyeceği, o devletin geçmişte ne tür acılar çektiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Hem İsrail hem de İran’ın ulusal kimlikleri, sıradan jeopolitik rekabetlerin ötesinde, güçlü tarihsel travmalara ve mutlak bir “beka” mücadelesine dayanır. Bugün şahit olduğumuz topyekûn savaş kararlarının ardında, rasyonel istihbarat raporlarından ziyade, bu köklü psikolojik sendromlar yatmaktadır.

A. İsrail’in “Bir Daha Asla” Sendromu

İsrail’in güvenlik doktrinini ve politik psikolojisini yalnızca 1948’deki kuruluşundan itibaren okumak eksik olur. Devletin zihinsel altyapısı, binlerce yıllık diaspora geçmişi ve tarihsel travmalarla örülmüştür.

İsrail kolektif hafızasının merkezinde Holokost yer alır. Bu acı, devlete ve topluma “dünyanın geri kalanına güvenilemeyeceği” ve “zayıf olursan yok edileceğin” şeklinde kalıcı bir varoluşsal tehdit algısı yerleştirmiş olabilir. Bir İsrail başbakanı veya genelkurmay başkanı için İran’ın nükleer programı, sıradan bir güç dengesi unsuru değil; ikinci bir Holokost’un teknolojik altyapısı olarak kodlanmış olabilir.

İsrail psikolojisinde, düşman devletler ve örgütlerle çevrili olma durumu kronik bir “kuşatılmışlık” hissi yaratır. Siyaset psikolojisinde “Masada Kompleksi” olarak bilinen bu durum, teslim olmak yerine sonuna kadar savaşmayı ve gerekirse tüm dünyayı karşısına almayı meşrulaştırır.

Bu psikolojik altyapı, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan “önleyici saldırı” doktrinini İsrail halkı ve karar alıcıları nezdinde meşrulaştırır. “Bizi yok etmeden önce biz onları yok etmeliyiz” düşüncesi, askeri bir stratejiden ziyade ahlaki bir zorunluluk, bir “hayatta kalma refleksi” olarak tanımlanır. Bugün ABD desteğiyle İran’ın içlerine kadar uzanan yıkıcı hava operasyonlarının temelinde, tehdidi kendi sınırlarına ulaşmadan kaynağında yok etme saplantısı yatmaktadır.

B. İran’ın Anlatısı

İran’ın bugünkü çatışma motivasyonunu anlamak için Şii inancının tarihsel kodları ile modern dönemde maruz kaldığı jeopolitik travmaları birlikte okumak gerekir.

İran’ın kolektif psikolojisi, temelini Şii inancındaki Kerbela olayından alır. Bu anlatı dünyayı “Zalimler” (Baskıcı/Emperyalist güçler) ve “Mazlumlar” (Ezilenler) olarak ikiye böler. İmam Hüseyin’in devasa bir orduya karşı bile bile ölüme gitmesi, “şehadet” kavramını bir yenilgi değil, en yüce manevi zafer olarak çerçeveler. Bu nedenle İran için İsrail ve ABD karşısında devasa bir askeri dezavantaja sahip olmak, savaştan kaçınmak için yeterli bir sebep değildir; aksine, bu asimetri “haklı direnişin” bir parçası olarak yüceltilir.

Modern İran’ın Batı’ya ve ABD’ye bakışını şekillendiren en büyük travma, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ın 1953’te CIA-MI6 destekli bir darbeyle devrilmesidir. Bu olay, İran devlet aklına “Batı’ya asla güvenilmez, onlar her zaman bizi içeriden veya dışarıdan yıkmaya çalışır” kodunu işlemiştir. İsrail ise bu emperyalist aklın bölgedeki kalıcı “karakolu” olarak görülür.

1980-1988 yılları arasında yaşanan ve bir milyona yakın insanın öldüğü İran-Irak savaşı, bugünkü devrim muhafızları komuta kademesinin bizzat cephede şekillendiği yerdir. Tüm dünyanın (Batı, Sovyetler ve Arap devletleri) Saddam Hüseyin’i desteklediği ve İran’a karşı kimyasal silahların kullanıldığı bu dönem, İran’da derin bir “stratejik yalnızlık” duygusu yaratmıştır. İran’ın füze programına sarılmasının ve sınır ötesi “Direniş Ekseni”ni (vekalet güçlerini) kurmasının temel sebebi, bir daha asla kendi sınırları içinde yalnız ve savunmasız yakalanmama dürtüsüdür.

İran liderliği için bugün ABD-İsrail koalisyonuna karşı geri adım atmak, sadece sahada bir toprak veya üs kaybı değildir. Bu; 1979 Devrimi’nin varoluş sebebini inkar etmek, Kerbela felsefesine ihanet etmek ve rejimin meşruiyetini kendi halkı nezdinde tamamen sıfırlamak anlamına gelebilir. Bu yüzden rejim, çökmeyi göze alarak füzeleri ateşlemeyi seçmiştir.

2. Liderlerin Karar Alma Psikolojisi ve Bilişsel Kısıtlamalar

Savaş ve kriz anlarında liderlerin tamamen soğukkanlı, maliyet-fayda analizi yapan bilgisayarlar gibi hareket ettiği varsayımı büyük bir yanılgıdır. Yoğun stres, uykusuzluk, varoluşsal tehdit ve zaman baskısı altında insan beyni “kısa yollara” başvurur. Bugün diplomasi masasının devrilip füzelerin ateşlenmesinin temel nedeni, bu bilişsel kısıtlamaların her iki ülkenin karar alıcılarını esir almış olması olabilir

A. Güvenlik İkilemi ve Bilişsel Kapanma

Karşılıklı güvensizliğin zirve yaptığı bu tür çatışmalarda, uluslararası ilişkilerin meşhur “Güvenlik İkilemi” psikolojik bir çıkmaza dönüşür.

Her iki taraf da çatışmayı bir “sıfır toplamlı oyun” (birinin kazancının diğerinin mutlak kaybı olduğu durum) olarak kodlamıştır. İsrail’in hava savunma sistemlerini güçlendirmesi veya ABD destekli önleyici bir operasyon düzenlemesi, kendi zihin haritasında tamamen “hayatta kalma” refleksi iken; İran bunu “Bana saldırmak için hazırlık yapıyor, rejimi devirecek” şeklinde okur. Aynı şekilde İran’ın vekil güçlerini sınırda teyakkuza geçirmesi İran için bir “caydırıcılık” hamlesiyken, İsrail bunu “Beni yok etmek için kuşatıyor” şeklinde algılar.

Düşmanlık o kadar köklüdür ki liderlerde “Bilişsel Kapanma” gerçekleşir. Karşı taraftan gelen iyi niyetli veya tarafsız bir adım bile mutlaka “bir aldatmaca veya tuzak” olarak yorumlanır. Önceden var olan “İran bizi yok edecek” veya “İsrail rejimi devirecek” inancını doğrulayan istihbarat raporları abartılırken, çatışmayı yatıştırabilecek veriler görmezden gelinir. Bu spiral, tarafları kaçınılmaz bir şekilde tırmanmaya iter.

B. Beklenti Teorisi ve Risk Alma Eğilimi

Nobel ödüllü Daniel Kahneman’ın “Beklenti Teorisi”, devletlerin ve liderlerin kriz anlarında neden mantıksız görünen devasa riskler aldığını çok güzel bir şekilde açıklar. İnsanlar (ve dolayısıyla liderler), bir “kazanç” elde edeceklerinde riskten kaçınırken; bir “kayıp” yaşayacaklarını anladıklarında durumu kurtarmak için rasyonel olmayan, devasa riskler alırlar (Loss Aversion / Kayıptan Kaçınma).

İsrail güvenlik kabinesi, İran’ın mevcut nükleer ve asimetrik askeri kapasitesini tolere edilebilir bir durum değil, devletin bekası için kesin bir “kayıp” (yok oluş) eşiği olarak görmektedir. Bu mutlak kaybı önlemek için, bugün gördüğümüz gibi tüm bölgeyi ateşe atma, küresel ekonomiyi sarsma ve uzun süreli bir savaşa girme gibi devasa bir riski göze almışlardır.

Benzer şekilde, İran liderliği için Batı’nın ve İsrail’in baskılarına boyun eğmek, salt bir diplomatik taviz değil; İslam Devrimi’nin, devletin prestijinin ve nihayetinde rejimin mutlak “kaybı” (çöküşü) anlamına gelir. Liderlik psikolojisinde, “kesin bir çöküşü” sessizce kabul etmektense, ABD gibi bir güce karşı devasa askeri dezavantajlara rağmen “savaşarak kaybetme” riski daha tercih edilebilir hale gelir.

C. Grup Düşüncesi ve Teyakkuz Stresi

Savaş kararları asla milyonlarca insanın ortak aklıyla alınmaz; kapalı kapılar ardında, birbirine çok benzeyen küçük gruplar tarafından alınır. Janis’in “Grup Düşüncesi” teorisi, bu kapalı odalardaki tehlikeyi açıklar.

Hem İsrail’in güvenlik kabinesi ve istihbarat uzmanları arasında hem de İran’ın Devrim Muhafızları ve Ulusal Güvenlik Konseyi içinde homojen, aynı ideolojik veya güvenlikçi kodlarla yetişmiş yankı odaları vardır. Bu gruplar içinde “Yenilmezlik İlizyonu” veya grubun ortak kararına uymak zorunda hissettiren “Ahlaki Üstünlük İlizyonu” baş gösterebilir.

Çatışma tırmandığında, “Bir saniye, bu adımı atarsak diplomatik bir felaket olur, başka bir yol bulalım” diyen ılımlı veya alternatif sesler dışlanabilir, zayıflıkla veya doğrudan ihanetle suçlanabilir.

Bu dar kadrolar, özellikle son haftalarda olduğu gibi kriz anlarında sürekli bir “zamanımız kalmadı, hemen vurmazsak onlar vuracak” stresi altında çalışırlar. Bu yüksek stres, seçenekleri daraltır, empatiyi sıfırlar ve liderleri erken ve hatalı bir şiddet kararına sürükleyebilir.

3. Ötekileştirme, Şeytanlaştırma ve İç Politika

Siyaset psikolojisinde temel bir kural vardır: Hiçbir toplum, rasyonel çıkarlar veya basit sınır anlaşmazlıkları için on binlerce evladının ölmesini veya şehirlerinin bombalanmasını kolayca kabul etmez. Kitleleri topyekûn bir savaşa, ekonomik çöküşe ve sığınaklarda yaşamaya ikna etmenin tek yolu, karşı tarafı “insan” veya “devlet” statüsünden çıkarıp mutlak bir canavara dönüştürmektir. Bugün İran ve İsrail toplumlarının şahit olduğu yıkımın ardında, yıllarca devlet medyası, eğitim sistemleri ve siyasi söylemler üzerinden ilmek ilmek örülmüş bu şeytanlaştırma süreci yatmaktadır.

A. İnsandışılaştırma ve Müzakerenin İhanete Dönüşmesi

Düşmanı “şeytanlaştırmak”, liderlerin elindeki en tehlikeli psikolojik silahtır. Karşınızdaki aktörü sadece “çıkarları çatışan bir rakip” olarak görürseniz, onunla masaya oturup uzlaşabilirsiniz. Ancak onu “mutlak kötülük” olarak kodlarsanız, diplomasi kapısı psikolojik olarak kilitlenir.

İran devlet aklı, İsrail’i bağımsız ve meşru bir devlet olarak tanımlamayı kategorik olarak reddeder. Resmi söylemde İsrail, bölgesel bir siyasi aktör değil; ABD’nin (Büyük Şeytan) Ortadoğu’ya yerleştirdiği bir “Kanser Hücresi” veya “Siyonist Rejim” olarak adlandırılır. Psikolojik olarak kanser hücresiyle müzakere edilmez; vücudun (İslam coğrafyasının) hayatta kalabilmesi için o hücrenin yok edilmesi gerekir. Bu dil, İran rejimine ve onun vekil güçlerine, İsrail’e yönelik her türlü saldırıyı ahlaki bir arınma ve dini bir görev olarak sunma imkanı verir.

Buna karşılık İsrail yönetimi de İran’ı rasyonel çıkarları olan bir devlet olarak değil, “İrrasyonel, fanatik ve ölüm aşığı mollalar” olarak çerçeveler. İsrail kamuoyunda İran, sık sık “Yeni Naziler” veya “Küresel Terörün Merkezi” olarak anılır. Bir aktörü “İrrasyonel” veya “Nazi” olarak etiketlediğinizde, onunla yapılacak her türlü antlaşmanın (örneğin Nükleer Anlaşma) değersiz ve tehlikeli olduğunu halkınıza kabul ettirmiş olursunuz. Nazilerle uzlaşılmaz, onlar ancak topyekûn bir askeri güçle durdurulabilir.

Her iki taraftaki bu karşılıklı insandışılaştırma (dehumanizasyon), sivillerin zarar gördüğü, altyapıların çökertildiği operasyonlarda ortaya çıkabilecek toplumsal vicdan azabını ve ahlaki sorgulamaları ortadan kaldırır. “Onlar zaten bizi yok etmeye yemin etmiş canavarlar” algısı, atılan her füzeyi meşrulaştırır.

B. Saptırma Teorisi ve “Bayrak Etrafında Toplanma”

Dış politikadaki büyük krizler ve savaşlar, çoğu zaman içerideki çürümüşlüğü, siyasi istikrarsızlığı ve ekonomik buhranları gizlemek için mükemmel bir kamuflajdır. Siyaset biliminde Saptırma Teorisi (Diversionary Theory of War), iç siyasette meşruiyetini ve gücünü kaybetme tehlikesi yaşayan liderlerin, dikkatleri dışarıdaki “büyük bir düşmana” çekerek iktidarlarını nasıl koruduklarını açıklar.

Bu savaştan önce, her iki ülkenin de iç siyasette tarihinin en derin krizlerinden birini yaşadığını unutmamak gerekir:

İran, yıllardır süren ağır uluslararası yaptırımlar, hiperenflasyon ve ekonomik çöküş nedeniyle halk desteğini büyük oranda yitirmiş durumdaydı. Genç nüfusun işsizliği, kadınların öncülük ettiği özgürlük protestoları ve rejimin ideolojik katılığı, sistemi içeriden çatırdamaya başlamıştı. Böylesi bir iç çöküş anında, İsrail ile girilen doğrudan ve büyük bir savaş, rejime “Vatan savunması” ve “İslam’ın onuru” kalkanı sağlamıştır. Savaş koşullarında, içeride hak talep eden, ekonomiyi eleştiren veya özgürlük isteyen her ses anında “İsrail ajanı” veya “vatan haini” ilan edilerek kolayca bastırılabilmektedir.

İsrail tarafında ise siyasi liderlik; yargı reformu krizleri, bitmek bilmeyen erken seçimler, aşırı sağcı koalisyonların yarattığı derin toplumsal fay hatları ve geçmiş istihbarat zafiyetleri nedeniyle ağır bir eleştiri bombardımanı altındaydı. Toplum laikler, dindarlar ve aşırı sağcılar olarak bölünmüştü. Ancak İran ile doğrudan savaşa girilmesi ve ABD’nin desteğinin alınması, “Bayrak Etrafında Toplanma” etkisini tetiklemiştir. Varoluşsal bir tehdit (İran füzeleri) tepelerinden düşerken, İsrail halkı iç siyasi ayrılıklarını rafa kaldırmak ve mevcut liderliğin -hataları ne olursa olsun- arkasında kenetlenmek zorunda kalmıştır.

4. Vekalet Savaşlarından Doğrudan Çatışmaya Geçiş

Modern askeri stratejide vekalet güçleri, devletlere düşük maliyetli ve düşük riskli bir çatışma alanı sunar. Ancak politik psikoloji bize şunu söyler: Asimetrik ve dolaylı bir savaş çok uzun sürdüğünde, hedeflenen toplumda sadece fiziksel bir yıkım değil, katlanılamaz bir psikolojik yorgunluk ve engellenmişlik (frustrasyon) yaratır. İsrail ve ABD’nin doğrudan İran’ı hedef alarak savaşı bölgesel bir boyuta taşımasının ardındaki temel motivasyon, artık bu psikolojik yorgunluğun ve “Gölge Savaşı” kurallarının sürdürülemez hale gelmesidir.

A. “Ateş Çemberi” Stratejisi ve İsrail’in Psikolojik Frustrasyonu

İran’ın “Direniş Ekseni” olarak adlandırdığı; güneyde Hamas ve İslami Cihad, kuzeyde Hizbullah, güneydoğuda Husiler ve doğuda Irak/Suriye’deki Şii milislerden oluşan ağ, askeri bir kuşatmadan ziyade devasa bir psikolojik yıpratma makinesidir.

İran’ın bu “Ateş Çemberi” stratejisindeki asıl amacı, İsrail’i tek bir büyük savaşta yenmek değil; İsrail toplumunu sürekli bir savaş ve güvensizlik halinde yaşatarak içeriden çökertmekti. Sürekli çalan sirenler, sığınaklara inme zorunluluğu, kuzey ve güney sınırlarının sivillerce boşaltılması, İsrail toplumunda kalıcı bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve bir savaş yorgunluğu yaratmayı hedeflemiştir.

Bu durum, İsrail güvenlik aygıtında ve karar alıcılarında yıllar içinde devasa bir psikolojik engellenmişlik yaratmıştır. İsrail askeri elitleri durumu “Ahtapot Doktrini” metaforuyla tanımlar: Yıllarca ahtapotun kollarıyla (vekil güçler) savaşılmış, kollar kesildikçe yenisi çıkmış, ancak ahtapotun başı (İran) her zaman güvende kalmıştır. Asıl düşmana doğrudan ve kesin bir darbe vuramamak, İsrail ordusunun devasa teknolojik üstünlüğüne rağmen kendini “aciz ve hapsolmuş” hissetmesine neden olmuştur. Bugün ABD’nin de desteğiyle doğrudan İran topraklarına düzenlenen yıkıcı operasyonlar, on yıllardır biriken bu psikolojik basıncın, “artık yeter, ahtapotun başını ezeceğiz” refleksinin bir sonucudur.

B. İnkar Edilebilirliğin Çöküşü ve Mutlak Yüzleşme

Vekalet savaşlarının İran’a sunduğu en büyük psikolojik ve stratejik konfor alanı “İnkar Edilebilirlik” kalkanıydı.

Siyaset psikolojisinde “psikolojik mesafe”, karar alıcıların savaşı kendi sınırlarından uzak tuttukları sürece daha agresif ve cesur adımlar atabilmelerini ifade eder. İran liderliği on yıllar boyunca, “savaşı son Arap savaşçı ölene dek” İsrail sınırlarında tutmuş ancak Tahran’daki günlük yaşamın veya İran’ın kritik altyapısının zarar görmeyeceği bir “güvenli liman” ilizyonu içinde hareket etmiştir. Vekil güçler üzerinden yapılan saldırılar karşısında “Biz yapmadık, onlar bağımsız direniş grupları” argümanı, diplomatik bir savunma kalkanı sağlamıştır.

Ancak günümüz itibarıyla İsrail ve ABD koalisyonunun doğrudan Tahran’ı, İran’ın askeri üslerini ve nükleer tesislerini hedef alması, bu psikolojik kalkanı parçalamıştır. Savaşın asimetrik düzlemden çıkıp doğrudan devletler arası bir formata evrilmesi, İran’ı konfor alanından çıkarmış ve doğrudan varoluşsal bir teste sokmuştur.

İnkar edilebilirlik ortadan kalktığında, İran için savaşı durdurmak “korkaklık ve teslimiyet” olarak kodlanmıştır. Rejimin kendi halkına ve “Direniş Ekseni”ndeki vekillerine liderliğini kanıtlayabilmesi için devasa balistik füze salvosuyla yanıt vermekten (ve savaşı topyekûn bir boyuta taşımaktan) başka psikolojik bir seçeneği kalmamıştır.

5. Üçüncü Aktörün Psikolojisi: Evanjelizm, Kıyamet Teolojisi ve ABD Dış Politikası

İran ve İsrail arasındaki çatışmanın bugüny ıkıcı bir savaşa dönüşmesinde, ABD’nin İsrail’e sunduğu koşulsuz askerî ve diplomatik kalkanın rolü büyüktür. Ancak ABD’nin karar alma mekanizmasını yalnızca jeopolitik veya stratejik çıkarlarla açıklamak yetersizdir. ABD dış politikasının derinliklerinde, sayıları on milyonları bulan ve Amerikan siyasetinde devasa bir lobi gücüne sahip olan Evanjelik Hıristiyanların politik psikolojisi ve “Eskatolojik” (Ahir Zaman/Kıyamet) inançları yatmaktadır. Bu durum, rasyonel devlet çıkarlarını teolojik ve politik bir boyuta taşır.

Din sosyolojisi ve siyaset psikolojisi bağlamında, Evanjeliklerin ABD’nin Ortadoğu politikası üzerindeki etkisi şu temel dinamiklerle açıklanır:

1- Evanjelik teolojinin merkezinde, İsa Mesih’in yeryüzüne ikinci kez gelişini anlatan “Ahir Zaman” kehanetleri yer alır. Bu inanca göre, Mesih’in dönüşü ve yeryüzünde bin yıllık barış krallığının kurulabilmesi için belirli ilahi aşamaların gerçekleşmesi zorunludur. Yahudilerin Kutsal Topraklara dönmesi, İsrail devletinin kurulması ve nihayetinde iyi ile kötünün nihai savaşı olan Armageddon’un (Megiddo Dağı Savaşı) yaşanması bu senaryonun parçalarıdır. Dolayısıyla birçok radikal Evanjelik için Ortadoğu’da artan gerilim ve patlak veren savaşlar, kaçınılması gereken diplomatik felaketler değil; aksine İsa’nın dönüşünü müjdeleyen, desteklenmesi ve hatta “hızlandırılması” gereken ilahi işaretlerdir.

2- Siyaset biliminde “Hıristiyan Siyonizmi” olarak adlandırılan bu akım, İsrail devletine verilen desteği siyasi bir tercih değil, dini bir vecibe olarak görür. Tevrat’taki “Seni kutsayanları kutsayacağım, seni lanetleyenleri lanetleyeceğim” (Yaratılış 12:3) ayeti, ABD’nin devlet olarak Tanrı’nın lütfunu kaybetmemesi için İsrail’in her ne pahasına olursa olsun savunulması gerektiği şeklinde yorumlanır. Bu psikolojik çerçeve, İsrail’in attığı orantısız veya yüksek riskli askeri adımların ABD kamuoyunda ve Kongre’sinde ahlaki bir filtreye takılmadan doğrudan onaylanmasını sağlar.

3- Evanjelik anlatıda iyi ve kötü nettir. İsrail “Tanrı’nın seçilmiş halkı” iken, İsrail’e saldıran ve onu yok etmek isteyen güçler (bugün İran ve müttefikleri), İncil’deki kıyamet anlatılarında geçen “Gog ve Magog” (Yecüc ve Mecüc) ordularının modern yansımaları olarak kodlanır. İran’ın salt siyasi bir düşman olmaktan çıkıp teolojik bir “Mutlak Kötülük / Deccal gücü” olarak çerçevelenmesi, ABD yönetiminin İran ile herhangi bir diplomatik uzlaşma arayışına girmesini (örneğin eski Nükleer Anlaşma çabalarını) kendi iç kamuoyunda “Tanrı’nın iradesine ihanet” olarak damgalar.

4- Milyonlarca Evanjelik seçmen, ABD seçimlerinde (özellikle Cumhuriyetçi Parti üzerinde) belirleyici bir “blok oy” potansiyeline sahiptir. Siyasetçiler, bu kitlenin oyunu ve finansal desteğini kaybetmemek adına, dış politikada rasyonel ve dengeleyici olmaktan ziyade radikal, İsrail yanlısı kararlar almak zorunda hissederler. Kriz anlarında ABD liderlerinin, bölgesel bir felaketi önlemek yerine İsrail’in askeri operasyonlarına kayıtsız şartsız askeri destek vermesinin ardındaki en büyük iç dinamik budur. Rasyonel diplomasi, teolojik dogmalara yenik düşer.

Sonuç

Bugün itibarıyla son bir haftadır tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği bu savaş, komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi kontrollü bir satranç oyunu değildir. Aksine, tarihsel kaygıların, mutlak yok olma korkularının, şeytanlaştırma süreçlerinin ve karşılıklı güvenlik ikilemlerinin patlama noktasına ulaştığı, kontrolü tamamen yitirilmiş psikolojik ve askeri bir depremdir. Zihinlerdeki bu “mutlak sıfır toplamlı” düşmanlık algısı ve güven bunalımı kırılmadan, sahadaki bombaların susması ve diplomatik masanın kurulması maalesef çok zor görünmektedir.