“Biz”den “Ben”e Geçişin Travmatik Anatomisi
Türk toplumunu bir birey olarak kabul edip psikolojik bir analize tabi tuttuğumuzda, karşımıza çıkan klinik tablo muhtemelen şu olurdu: “Güvenli Bağlanma” zemininden kopmuş, “Kaygılı ve Kaçıngan” bir bağlanma modeline savrulmuş, akut bir kimlik difüzyonu yaşayan travmatize bir bünye.
Tarih kitapları bize savaşları, antlaşmaları ve sınır değişikliklerini anlatır ancak toplumların ruhsal haritalarındaki kırılmaları yazmaz. Oysa biz, son iki yüzyıldır, özellikle de milenyumdan itibaren, sadece ekonomik veya siyasi bir dönüşüm değil, çok daha güçlü bir “ruhsal mutasyon” yaşıyoruz. Osmanlı Anadolu’sunun o birbirine kenetlenmiş organik yapısından, modern plazaların ve rezidansların yalıtılmış narsisizmine uzanan bu yolculuk, kolektif bilinçdışımızda onarılması güç yaralar açtı. Bu dönüşümün psikolojik mimarisini masaya yatıralım.
Kayıp Rahim
Modern öncesi Osmanlı toplum yapısını anlamak için, Ferdinand Tönnies’in “Gemeinschaft” (Topluluk) kavramını, psikanalist Wilfred Bion’un “Kapsayıcı” (Container) teorisiyle birlikte okumalıyız. O dönemde “mahalle”, sadece binaların yan yana dizildiği bir idari birim değil, bireyin ruhsal bütünlüğünü koruyan bir deri gibiydi.
Birey, “Ben kimim?” sorusunun cevabını kendi iç dünyasının karanlık dehlizlerinde değil; “Ben kimin oğluyum, hangi loncanın üyesiyim, hangi sokağın sakiniyim?” sorularının net cevaplarında buluyordu. Bu durum, modern bireyin en büyük hastalığı olan “anlamsızlık” ve “yalnızlık” kaygısına karşı muazzam bir psikolojik bariyer görevi görüyordu. Sistem, bireye sürekli olarak şu mesajı fısıldıyordu: “Sen bu büyük vücudun bir uzvusun, sensiz burası eksik kalır.” Bu, bir insan için varoluşsal onayın zirvesidir.
Bu yapıda “diğerkâmlık” (altruizm), vaazlarda anlatılan bir erdemden öte, bir hayatta kalma refleksiydi. Avarız vakıfları ve komşuluk hukuku, empatiyi kurumsallaştırmıştı. Kişi biliyordu ki komşusu açsa, kendi evi de güvende değildir. Psikolojik açıdan bakıldığında bu, “sağlıklı bir narsisizm”in topluma yayılmış haliydi; “Benim iyiliğim, senin iyiliğine bağlıdır.”
“Baba Yasası”
Psikanalitik teoride, Jacques Lacan’ın “Baba’nın Adı” dediği konsept, düzeni ve sınırı temsil eder. Osmanlı toplumsal yapısında bu otorite figürü (baba, usta, imam, padişah) ve sınırlar (hududullah) çok netti. Evet, bu yapı bireysel özgürlükleri kısıtlıyordu ancak ruhsal açıdan bireye müthiş bir güven veriyordu. Çünkü psikolojide biliyoruz ki sınırların olduğu yerde nevroz (sıkıntı) olabilir ama kaos (psikoz) olmaz.
Mahalledeki “kefalet sistemi”, herkesin birbirinin ahlaki bekçisi olduğu bir oto-kontrol mekanizmasıydı. Modern zihnin “mahalle baskısı” olarak kodladığı bu olgu, o dönemin ruhunda “sahipsiz kalmama” ve “aidiyet” hissiydi. İnsanlar birbirinin gölgesinde serinliyor, birbirinin ayıbını örtüyor ama aynı zamanda birbirini yoldan çıkmaktan koruyordu.
Travmatik Kopuş
Ancak 19. yüzyılda başlayıp 1980’lerde neoliberal politikalarla zirveye ulaşan modernleşme süreci, bu organik kordonu cerrahi bir müdahaleyle kesti. Köyden kente, mahalleden siteye, loncadan plazaya geçiş; sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, zihinsel bir göçtü. Ve unutmayalım ki her göç bir travmadır.
Emile Durkheim’ın “Anomi” (kuralsızlık) kavramı tam bu noktada devreye giriyor. Eski normların (din, örf, gelenek) otoritesini yitirdiği ancak yerine modern içsel normların (bireysel vicdan, hukuk etiği, evrensel ahlak) tam olarak ikame edilemediği o tekinsiz “ara bölge”de, Türk toplumu derin bir boşluğa düştü. Ne tam olarak “Batılı birey” olabildik ne de “Doğulu topluluk” kalabildik. Bu arafta kalma hali, toplumda kolektif bir “Kimlik Difüzyonu” yarattı. Eski “dışsal süperego” (mahalle baskısı) kalkınca, yerine gelişmiş bir “içsel vicdan” koyamayan birey, arzularının (id) peşinde savrulan bir yaprak gibi kontrolsüz kaldı.
Yeni Türkiye’nin Psikopatolojisi
2000’li yıllar, “Biz” diyen o eski mahallelinin sahneden çekilip, yerini “Ben” diyen, kaygılı, rekabetçi ve sürekli onaylanma ihtiyacı duyan yeni bir psikolojik profile bıraktığı dönemdir.
Bu yeni dönemin kahramanı, psikiyatride “A Tipi Kişilik” olarak tanımladığımız; sabırsız, öfke kontrolü düşük, rekabetçi ve başarı odaklı “Plaza İnsanı”dır. Geleneksel “kanaat” ve “sabır” kültürü, yerini hırs, hız ve hazza bırakmıştır. İnsan ilişkileri artık “hasbilik” (karşılıksız dostluk) zemininde değil, “hesabilik” zemininde kurulmaktadır. Öteki; artık sevilecek bir komşu ya da Tanrı misafiri değil, ya basamak yapılacak bir araç ya da elenmesi gereken bir rakiptir. Bu, Makyavelist ve paranoid bir sosyal doku yaratır.
Christopher Lasch’ın “Narsisizm Kültürü” tanımı, bugünün Türkiye’sini, özellikle de dijitalleşen yüzünü mükemmel anlatır. Ancak buradaki narsisizm, kişinin kendine aşık olması sanılmasın; aksine, yoğun bir “değersizlik” ve “içsel boşluk” hissinin üzerini örtme çabasıdır. Sosyal medya, bu boşluğu dolduran dev bir “dijital ayna”dır. Birey, Winnicott’un tabiriyle bir “Sahte Kendilik” inşa eder. “Görünüyorum, o halde varım” felsefesi, içsel erdemlerin yerini dışsal imajın almasına neden olmuştur. “Ayıp” kavramı ölmüş, yerini “linç edilme korkusu” veya “beğenilmeme kaygısı” almıştır.
Ahlaki Çözülme ve Seyirci Kalma Etkisi
Bu dönüşümün en can yakıcı tarafı ise Albert Bandura’nın “Ahlaki Çözülme” dediği süreçtir. Toplumda yolsuzluğun, şiddetin ve etik erozyonun artması tesadüf değildir. Birey, “Herkes yapıyor, ben yapmazsam enayi olurum” diyerek kendi vicdanını “uyku moduna” alır.
Eskiden “herkesin herkesten sorumlu olduğu” kefalet sisteminden, bugün “kimsenin kimseden sorumlu olmadığı” bir yapıya geçtik. Bu durum, toplumsal bir “Seyirci Kalma Etkisi” yaratıyor. Sokakta şiddet gören birini izleyen, müdahale etmek yerine telefonunu çıkarıp videoya çeken kalabalıklar; empatinin ölümünün, sorumluluktan kaçışın ve şiddetin pornografik bir tüketim nesnesine dönüşmesinin en somut delilidir.
Tüm bu sürecin final tablosu ne yazık ki “Paranoid Bir Toplum”dur. Osmanlı’daki “söz senettir” ilkesi, yerini “babana bile güvenme” şiarına bırakmıştır. Türkiye, bugün uluslararası araştırmalarda kişilerarası güven endeksinin en düşük olduğu ülkelerden biridir. Sosyal sermayemiz tükenmiştir.
Dış dünyaya güvenmeyen birey, korkuyla en ilkel ve dar birime, “Çekirdek Aile”ye geri çekilmiştir. Edward Banfield’in “Amoral Familism” (Ahlaki Ailecilik) dediği bu durumda, kişi sadece kendi ailesini sever ve korur, dışarıdaki herkesi “potansiyel tehdit” olarak görür. Bu, kamusal alanı bir savaş meydanına çevirir.
Ve paradoks şudur ki şehirler kalabalıklaştıkça, ruhsal yalnızlık artmıştır. Plazalarda, metrobüslerde, AVM’lerde fiziksel olarak “iç içe” ama ruhsal olarak “ıssız” milyonlar yaşamaktadır. Bu yalnızlık, bugün ülkemizde patlama yapan antidepresan kullanımının ve dinmeyen öfke nöbetlerinin temel yakıtıdır.
Peki, Çare Nerede?
Geriye dönüş (regresyon) mümkün değildir ve sağlıklı da olmaz. Geçmişi bir “kayıp cennet” olarak kutsamak yerine, oradaki “güven ve dayanışma” ihtiyacını anlamalıyız. Çözüm; Osmanlı’nın sağladığı bu organik bağ ihtiyacını, modern dünyanın “bireysel özgürlük, liyakat ve hukuk” değerleriyle sentezleyebilecek yeni bir “Yetişkinlik Sözleşmesi”dir.
Toplumun, dışsal bir babaya (otoriteye veya mahalle baskısına) ihtiyaç duymadan, etik değerleri içselleştirmesi (kendi içsel süperegosunu geliştirmesi) ve ötekini bir “rakip” değil, “tamamlayıcı bir parça” olarak yeniden keşfetmesi gerekmektedir.
Aksi takdirde, bu “Narsisistik Yalnızlık”, toplumsal bir depresyona, ardından da tedavisi çok daha zor bir toplumsal çöküşe dönüşmeye mahkumdur.