Tarih sahnesi, nice kudretli komutanın, devrimci ideoloğun ve keskin zekalı filozofun geçit törenine şahitlik etti. Ancak hiçbiri, zamanın ve mekanın sınırlarını aşıp, sözlerini çağlar ötesine bir “rahmet” olarak taşıyamadı. O, sevenlerine veda ederken aslında insanlığa “merhaba” diyen; bugünün modern aklının bazen anlamakta zorlandığı, bazılarının ise o “Tamamlanmış Ahlak”ın izinden gitmeyi çağ dışılık sanma gafletine düştüğü “En Güzel Örnek”ti.
Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi, sadece teolojik bir veda değil; insan ruhunun en ince tellerine dokunan, sosyal yapıyı ilmek ilmek dokuyan muazzam bir “insanlık inşası”ydı. Mutalaa dergisinin son sayısında yayımlanan makalemde, bu eşsiz hitabetin şifrelerini; ikna, kimlik ve norm inşası ekseninde, modern sosyal psikolojinin merceğinden çözmeye çalıştım:
Bir lider, yüz bin kişilik heterojen bir kalabalığa sesini nasıl duyurur, onları can kulağıyla dinlemeye nasıl ikna eder? Analizlerimizde gördük ki Hz. Muhammed (s.a.v.) burada modern ikna psikolojisinin en temel taşlarını ustalıkla kullanmıştır.
Öncelikle, mesajın kaynağı tartışılmaz bir güvenilirliğe sahipti. O, hem ilahi bir otoriteyi temsil eden “Allah’ın Elçisi” (uzmanlık gücü) hem de hayatı boyunca yalan söylememiş “El-Emin” (güvenilirlik) sıfatıyla dinleyicinin karşısındaydı. Ancak Hutbe’nin psikolojik etkisini zirveye taşıyan asıl unsur, “Kıtlık İlkesi” dediğimiz mekanizmaydı.
Hz. Peygamber’in, “Sözümü iyi dinleyiniz! Belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha bir araya gelemeyeceğim” şeklindeki uyarısı, dinleyicide sarsıcı bir etki yarattı. İnsan psikolojisi, ulaşılması zor veya kaybolmak üzere olan bilgiye daha fazla değer atfeder. Bu “veda” vurgusu, bir daha ele geçmeyecek son bir fırsat algısı (FOMO – Kaçırma Korkusu) yaratarak, kalabalığın tüm bilişsel kaynaklarını mesaja odaklamasını sağladı.
İknanın bir diğer boyutu, olaylara bakış açısını değiştiren “çerçeveleme etkisi”dir. Dönemin şartları düşünüldüğünde, kadın hakları konusundaki yaklaşım devrim niteliğindedir.
Hutbe’de kadınlar için kullanılan “Allah’ın emaneti” tabiri, konuyu basit bir hukuki sorumluluktan çıkarıp kutsal bir zemine taşır. Bir şeyi “mülk” olarak görmekle “emanet” olarak görmek arasında devasa bir psikolojik fark vardır. Emanet kavramı, doğrudan hesap verilebilirliği, özeni ve korumayı çağrıştırır. Bu çerçeveleme sayesinde, kadınlara iyi davranmak sadece bir “tavsiye” değil, Allah’a karşı yerine getirilmesi gereken bir ibadet sorumluluğuna dönüştürülmüştür.
O dönem Arap yarımadası, kabileciliğin ve soy üstünlüğünün hüküm sürdüğü, parçalı bir yapıya sahipti. Böyle bir topluluktan, tek bir “Ümmet” yaratmak, sosyal psikolojinin en zorlu alanlarından biri olan grup dinamiklerini yönetmeyi gerektirir.
Veda Hutbesi, “Ortak İç Grup Kimliği Modeli” ni mükemmel bir şekilde uygular. Hz. Muhammed, ayrıştırıcı olan tüm alt kimlikleri (kabile, soy, ırk) reddeder. “Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Adem’densiniz” diyerek biyolojik ve teolojik ortak paydayı vurgular.
Buradaki en büyük psikolojik devrim, statü algısının değiştirilmesidir. İnsanlar o güne kadar doğuştan getirdikleri (atfedilmiş) özellikleriyle, yani soylarıyla övünürken; Hutbe üstünlük ölçütünü bireysel çabayla kazanılan (edinilmiş) ahlaki bir niteliğe, yani “Takva”ya kaydırır. “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” ilkesi, ırkçılığın bilişsel temelini yıkarak, eşitlik üzerine kurulu yatay bir kardeşlik zemini inşa etmiştir.
Kuralları koymak kolaydır ancak onları yerleşik alışkanlıklara (kan davası, faiz gibi) rağmen uygulatmak zordur. Hutbe, bu normların toplum tarafından içselleştirilmesi için iki güçlü mekanizma kullanır:
Birincisi, Liderin Modelliğidir. Sosyal Öğrenme Kuramı’na göre, insanlar liderlerinin ne söylediğinden çok ne yaptığına bakarlar. Hz. Muhammed, kan davasını kaldırırken “İlk kaldırdığım kan davası, amcamın oğlunun kan davasıdır” der. Faizi yasaklarken “İlk kaldırdığım faiz, amcam Abbas’ın faizidir” diye ekler. Kuralları önce kendi en yakınlarına uygulaması, “bu kural herkes içindir” mesajını verir, liderin samimiyetini kanıtlar ve değişime karşı oluşabilecek direnci kökünden kırar
İkincisi, Kamusal Bağlılık İlkesidir. Hutbe’nin sonunda yaşanan o muazzam diyalog; “Tebliğ ettim mi?” sorusu ve yüz binlerin “Evet, şahitlik ederiz!” haykırışı, basit bir onaylama değildir. Psikolojik olarak, bir topluluk önünde sesli olarak verilen söz, bireyi bağlar. İnsanlar tutarlı görünmek isterler. “Şahit ol ya Rab!” nidasıyla mühürlenen bu an, bireylerin hem birbirlerine hem de Yaratıcıya karşı imzaladıkları sözlü ve psikolojik bir senettir.
Veda Hutbesi’ne bir sosyal bilimci gözüyle baktığımızda, karşımızda sadece dini bir metin değil, insan davranışını dönüştürmeye yönelik bütüncül bir strateji buluyoruz. İknanın incelikleri, kimlik inşasının süreçleri ve toplumsal normların tesisi; modern bilimin yüzyıllar sonra tanımlayacağı prensiplerle şaşırtıcı derecede örtüşmektedir.
O gün Arafat’ta yankılanan ses, insan psikolojisinin evrensel kodlarını harekete geçirdiği için bugün hala aynı tazelikle yankılanmaya devam ediyor. Bu, sadece bir veda değil; ideal bir toplumun nasıl kurulacağına dair çağlar üstü bir yol haritasıdır.