Geçtiğimiz günlerde 3. Politik Psikoloji Sempozyumu’nda sunduğum “Bilinçdışı Oy, Politik Nöropazarlama ve Demokratik İradenin Yönlendirilmesi” başlıklı çalışmam, aslında hepimizin her gün maruz kaldığı gizli bir kuşatmayı anlatıyor. Çoğumuz sandık başına gittiğimizde, rasyonel bir birey olarak tüm seçenekleri tarttığımızı ve hür irademizle bir karar verdiğimizi düşünürüz. Ancak modern bilim, bu kararın arkasında sandığımızdan çok daha karmaşık, büyük ölçüde bilinçdışı ve manipülasyona açık bir “nörobilişsel tiyatro” olduğunu gösteriyor.
Her şey “hakikat-sonrası” (post-truth) dediğimiz o meşhur çağın içine düşmemizle başladı. Artık nesnel gerçeklerin, yani kanıtlanmış bilgilerin, kamuoyunu şekillendirmede duygulardan daha az etkili olduğu bir dönemdeyiz. Bunun en büyük sebebi ise insan beyninin çalışma prensipleri. Beynimiz, doğası gereği bir bilgiyi ilk duyduğunda ona inanmaya meyillidir; biz buna “doğruluk yanlılığı” diyoruz. Eğer bir yalanı, bir dezenformasyonu yeterince sık duyarsanız, beyniniz yorulur ve sırf o bilgiyi daha önce çok kez duyduğu için ona “doğru” etiketi yapıştırır. “Yanılsamalı doğruluk etkisi” dediğimiz bu durum, siyasetçilerin neden aynı sloganları veya bazen açık yalanları bıkmadan usanmadan tekrarladığını açıklıyor. Beynimiz tembeldir; aşina olduğu bilgiyi, yeni ve karmaşık bir gerçeğe tercih eder.
İşin daha ilginç kısmı ise ideolojilerimizin sadece fikirlerimizle değil, beynimizin fiziksel yapısıyla da ilgili olması. Politik sinirbilim çalışmaları, muhafazakâr ve liberal bireylerin beyinlerinde farklı bölgelerin daha baskın olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, beynin “alarm sistemi” gibi çalışan Amigdala, belirsizlik ve tehdit anlarında devreye girer. Araştırmalar, tehdit algısı yüksek olan bireylerin genellikle muhafazakâr (geleneklerin korunmasını, mevcut sosyal düzeni ve istikrarı önemseyen; değişimden ziyade güvenlik ve kesinliği önceleyen) politikalara daha yakın olduğunu gösteriyor.
Diğer yanda ise “çatışma izleme” merkezi olan Anterior Singulat Korteks (ACC) var. Bu bölge, yeni ve çelişkili bilgileri işlemekle görevlidir ve liberallerde (toplumsal değişime, yeni deneyimlere ve bireysel haklara açık; belirsizliğe veya karmaşıklığa karşı daha toleranslı) daha aktif olduğu gözlemlermiştir. Yani aslında siyasi bir tartışmada karşı tarafı ikna edememenizin sebebi, sadece inatçılık değil; iki tarafın beyninin dünyayı farklı “filtrelerden” geçirerek algılamasıdır.
Peki, bu nöral eğilimler nasıl manipüle ediliyor? İşte burada “Politik Nöropazarlama 2.0” devreye giriyor. Artık sadece televizyon reklamları yok; artık cebinizdeki telefonlar aracılığıyla beyninizin haritasını çıkaran bir sistem var. Dijital ayak izleriniz, yani beğendiğiniz fotoğraflar, yaptığınız aramalar ve paylaşımlarınız, sizin “psikometrik profilinizi” oluşturmak için kullanılıyor. Eğer sistem sizin “yüksek nevrotiklik” puanına sahip olduğunuzu, yani endişeli bir yapınız olduğunu saptarsa, karşınıza sürekli güvenlik, beka ve tehdit içerikli reklamlar çıkarılıyor. Bu reklamlar (dark posts), sadece sizin gibi profillere gösteriliyor ve beyninizdeki korku devrelerini doğrudan hedef alarak mantıklı düşünme kapasitenizi baypas ediyor.
Manipülasyonun bir diğer boyutu da bizi kararlarımıza “kilitlemek”. Psikolojide “çıpalama” dediğimiz bir yöntemle, tartışmanın en başında ortaya atılan bir sayı veya kavram (örneğin uçuk bir vaat), beyninizde bir referans noktası oluşturuyor ve artık her şeyi o ölçüye göre değerlendiriyorsunuz. Daha da kötüsü, bir aday için küçük bir eylemde bulunduysanız (bir tweet atmak, bir mitinge katılmak), beyniniz harcadığı bu emeği boşa çıkarmamak için o adayı daha güçlü savunmaya başlıyor. Hatta desteklediğiniz aday kaybettiğinde, beyninizdeki çelişki o kadar artıyor ki “Demek ki ben buna gerçekten çok inanmışım” diyerek ona daha radikal bir şekilde bağlanıyorsunuz. Manipülatörler, sizin bu rasyonelleştirme çabanızı kullanarak sadakatinizi adeta mühürlüyorlar.
Gelecekte ise bizi çok daha doğrudan müdahaleler bekliyor olabilir. Laboratuvar ortamında yapılan bazı deneyler, beynin karar verme bölgelerine uygulanan çok hafif elektriksel uyarıların (tRNS), insanların siyasi görüşlerini onlar farkında bile olmadan değiştirebildiğini gösterdi. Bu, artık iknanın veya propagandanın ötesine geçip, doğrudan “nöral mühendisliğe” giden bir yolun taşlarını döşüyor. Demokratik bir toplumun en büyük temeli “hür irade”dir. Ancak hür irade, beynimizin hangi otomatik tepkileri verdiğini ve bu tepkilerin dışarıdan nasıl tetiklendiğini bilmediğimiz sürece bir yanılsamadan ibarettir. Sonuç olarak; dezenformasyonun, büyük verinin ve nöral manipülasyonun bu kadar güçlü olduğu bir çağda kendimizi korumanın tek yolu, zihnimizin nasıl çalıştığını anlamaktır. Siyasi tercihlerimiz sadece kağıt üzerindeki bir “evet” mührü değildir; o mühür vurulana kadar geçen süreçte beynimizin ödül merkezleri, korku devreleri ve bilişsel hataları adeta bir savaş alanı gibidir. Gerçek bir demokratik irade için, sadece adayları değil, kendi beynimizi de eleştirel bir süzgeçten geçirmek zorundayız. Unutmayın, en büyük özgürlük, bir fikri neden savunduğunuzun nörobilişsel farkındalığına sahip olmaktır.